Bakara Sûresi’nin 285. âyet-i kerîmesinin tefsîri(RUMÛZÜ&#

İHTÂR (1) : Bu âyet-i kerîmelerin tefsîri husûsunda başta İşârâtü’l-İ’câz olmak üzere Bedîüzzamân Said Nursî Hazretlerinin Risâle-i Nûr adlı eserlerinden, Tefsîr-i Kebîr, Tefsîr-i Ebû Suud, Rûhü’l-Meânî, el-Mîzân, Kurtubî, Taberî, Bahru’l-Muhît, Merağî, Safvetü’t-Tefâsir, Tefsîru’l-Münîr, Beydavî, Hâzin, Nesefî, el-Keşşâf, ed-Dürru’l-Mensûr, Beğâvî, Sâvî, İbn-i Abbâs, İbn-i Kesîr, Mazharî, Teysîru’l-Kelâm, Tefsîr-i İbn-i Ebî Hâtim, Fethu’l-Kadîr, Zâdu’l-Mesîr, Menâr, Rûhü’l-Beyân, Sirâcu’l-Münîr, el-Keşf ve’l-Beyân, Fî Zilâli’l-Kur’ân, Hulâsâtü’l-Beyân, Hak Dîni Kur’ân Dili, Ömer Nasûhî Bilmen Tefsîri gibi daha bir çok tefsîrlerden ve Şerhu’l-Makásıd, Nesefî Akídesi ve Şerhi gibi akíde kitâblarından istifâde ettik ve bu istifâdemizi sizlerle paylaşmayı irâde ettik.

İHTÂR (2) : Bu âyet-i kerîmeler, mezkûr bir çok  bölümde ayrı ayrı yönleriyle (Kelimelerin lügavî ve ıstılâhî ma’nâları, kelimelerin tahlîli, âyet-i kerîmenin kısa meâli, âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzûlü, âyetin mâkabliyle, bulunduğu sûre ile ve Kur’ân’la olan cihet-i irtibâtı, icmâlî tefsîri, tefsîr ve beyân, âyet-i kerîmeden çıkarılan hükümler, âyet-i kerîmenin i’râbı, âyet-i kerîmedeki belâğat nev’leri, âyet-i kerîmedeki istikbâlden haber veren i’câz vecihleri, âyet-i kerîmenin fazîleti ile alâkalı hadîs-i şerîfler, âyât-ı kerîmelerin asrımıza bakan vechi icazları ) ele alındığı için, zâhiren ba’zı cümleler tekrâr edilmiş gibi görünebîlir. Hâlbuki, makám, o tekrârları iktizâ etmektedir.

Bakara Sûresi’nin 285. âyet-i kerîmesinin tefsîri hakkındadır:

ِللهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ وَاِنْ تُبْدُوا مَا فِى اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ  بِهِ اللهُ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَالله ُعَلىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

“Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah ondan dolayı sizi hesâba çekecektir. Sonra dilediğini afveder, dilediğine de azap verir. Allah, her şeye kádirdir”   meâlindeki âyet-i kerîme nâzil olunca; bu âyetin muktezâsıyla amel etmek sahâbelere zor geldi. Peygamber (sav) Efendimize gelip diz üstü oturarak şöyle dediler: “Ey Allah’ın Resûlü (sav)! Biz gücümüzün yettiği namaz, oruç, cihâd ve sadaka gibi amellerle emrolunduk. Şimdi ise bu âyet nâzil oldu. Bu âyet ile de gücümüzün yetmediği amellerle teklîf olunduk.”

b) Âyet-i kerîmenin tefsîr ve beyânı:
اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللهِ وَمَلٰئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَصِير
Cenâb-ı Hak, Bakara sûresinin başında gayba îmân eden muttakìlerin vasıflarını zikredip onları hidâyet ve felâh ile müjdelediği gibi; bu sûrenin sonunda dahi bu vasıfları hâiz olan mü’minlerin; Allah’a, meleklerine, kitâblarına ve hiçbirisinin arasını ayırt etmeksizin bütün peygamberlerine inanan mü’minler olduklarını; Peygamberin kendilerine Allah tarafından getirdiği bütün ahkâma tereddüd göstermeksizin itâat ettiklerini; Allah’dan mağfiret talebinde bulunduklarını ve dönüşün ancak Allah’a olacağını beyân etmektedir.

Kezâ bu âyet-i kerîmede îmânın bir küll olduğu, îmânda istisnânın olamayacağı; bütün peygamberlere birden îmân etmek mecbûriyyeti; mü’minlerin aynen Hazret-i Muhammed (sav) gibi îmân ettikleri ve onun emrettiği hükümlerde ona muhâlefet etmedikleri; mefhûm-i muhâlifi ile zâhiren ehl-i kitâb olan Yahûdî ve Hıristiyanların ise, peygamberleri gibi îmân etmedikleri ve ahkâm-ı İlâhiyyeye itâat etme noktasında peygamberlerine isyân ettikleri beyân edilmektedir.

Evet, bu âyet-i kerîmede mü’minlerin, erkân-ı îmâniyyenin bütününe ve o erkânın bütün cüzlerine birden îmân ettikleri; ya’nî bütün meleklere, bütün kitâblara ve bütün peygamberlere birden îmân ettikleri ve bu erkânın cüzleri arasında tefrîk yapmadıkları; çünkü îmânın bir bütün olduğu ve tecezzî kabûl etmediği ve ancak böyle bir îmânın makbûl olacağı bildiriliyor. Dolayısıyla, Yahûdî ve Hıristiyanların Kur’ân nazarında ehl-i îmân sayılmadıkları tebârüz ediyor. Çünkü, Yahûdî ve Hıristiyanlar; melekler, kitâblar ve peygamberler arasında tefrîk yaparlar. Ya’nî, bir kısmına inanıp, bir kısmını da reddederler.

لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ
“Resûl ve müminler şöyle dediler: ‘Peygamberlere îmân ve onların risâletlerini tasdîk husûsunda Allah’ın peygamberlerinden hiç biri arasında ayırım yapmayız.’ ” Ya’nî, biz, bütün peygamberlerin hak olup Allah tarafından vazîfeli olduklarına ve onlar, Allah katından ne getirmişlerse hepsi hak ve doğru olduğuna inanırız. Yahûdî ve Hıristiyanlar ise, ba’zı peygamberlere inanıp ba’zılarına inanmadıkları için Kur’ân nazarında kâfir sayılırlar.

Yahûdî ve Hırıstiyanların ba’zı peygamberleri kabûl, ba’zı peygamberleri ise inkâr etmekle küfre düştüklerini ortaya koyan bâtıl inançlarından bir kaçını nümûne olarak zikrediyoruz:

1) Yahûdîler, Allah’ın peygamberi Süleyman (as)’a irtidâdı nisbet etmiş ve onun hâşâ putlara taptığını isnâd etmişlerdir.

2) Yahûdîler, Allah’ın peygamberi Hârûn (as)’ın buzağıyı yaptığını ve ona ibâdet ettiğini iddia etmektedirler.

3) Yahûdîler, Halîlullah İbrâhîm (as)’ın hanımı Sâre’yi Firavun’a takdîm ettiğini ve böylece ondan ba’zı iyilikler görmek istediğini iddiâ etmektedirler.

4) Yahûdîler, Lût (as)’ın içki içip sarhoş olduktan sonra kendi kızlarıyla zinâ ettiğini ileri sürmektedirler.

5) Ya’kúb (as)’ın hırsızlık yaptığını iddiâ edenler de yine Yahûdîlerdir.

6) Allah’ın Peygamberi Dâvûd (as)’ın zinâ ettiğini, bunun netîcesinde Süleyman (as)’ın doğduğunu iddiâ edenler de Yahûdîlerden başkası değildir.

7) Hıristiyanlar, İsrâîloğullarına gelen bütün peygamberlerin hırsız olduklarını iddiâ ederler ve Ìsâ (as)’ın, o peygamberler hakkında bu şekilde şâhidlikte bulunduğunu söylerler.

8) Hıristiyanlar, Süleyman (as) ve Dâvûd (as)’ın dedesinin, Yehûda bin Ya’kúb’un neslinden, zinâdan türeyen Fârid olduğunu iddia etmektedirler.

İşte, gazab-ı İlâhî’ye uğramış olan Yahûdîler ile dalâlete düşmüş Hıristiyanlar, bu şekilde birçok peygamber ve resûle bu derece çirkin şeyleri nisbet etmekle onlara büyük iftirâlarda bulunmuşlardır. Peygamberlere iftirâ ise, Allah’a iftirâ sayılır. Çünkü, peygamberler, Allah’ın elçisidirler. Aynı zamânda bu iftirâlarını Allah tarafından indirilmiş olan kitâblara: Tevrât ve İncîl’e nisbet etmekle de bu kitâblara ve bu kitâbları indiren Allah’a iftirâda bulunmuşlardır. Hiç şübhesiz bütün bunlar, onların kâfir oldukları husûsunda yeterli bir delîldir.

Âyet-i kerîmede geçen “peygamberler arasında ayırım yapmamak”tan maksad: Risâlet noktasında hepsinin peygamber olduğuna inanmaktır. Yoksa, aralarındaki fazîlet noktası değildir. Evet, bütün peygamberler “nübüvvet” cihetiyle aynı ulviyyeti hâizdirler, hepsi de Cenâb-ı Hak tarafından dîn-i İlâhî’yi teblîğe me’mûr kılınmıştır, bu cihetle aralarında fark yoktur.

Demek, îmân edilecek esâslar husûsunda tefrîka yapılamaz ve altı erkân-ı îmâniyyeye ve bu erkânın bütün cüz’lerine îmân edilmedikçe îmân sahîh olamaz. Meselâ, bir kimse, Allah’ın varlığına inandığı hâlde onun sıfât ve esmâsından birine inanmazsa veyâ sebebleri ve tabiatı Allah’a şerîk tutarsa hakíkí ma’nâda Allah’a îmân etmiş sayılmayacağı gibi; Allah’ın bir peygamberini veyâ bir kitâbını inkâr etse, husûsan Yahûdî ve Hıristiyanlar gibi Resûl-i Ekrem (asm)’ı ve Kur’ân’ı inkâr etse, yine îmânı sahîh olmayıp küfrü irtikâb etmiş olur. Hattâ, Kur’ân’a îmân ettiğini zâhiren söyleyen bir kimse,  ahkâm-ı Kur’âniyyeden tek bir mes’eleyi inkâr etse, yine küfür ve inkâra düşmüş olur. Çünkü, îmân öyle bir küllîdir ki, tecezzî kaldırmaz. Ve öyle bir külldür ki, kábil-i inkısâm olmaz.

Demek, bir tek hükm-i Kur’ânîyi ve bir tek peygamberi inkâr etmek, umûm Kur’ân’ı ve umûm peygamberleri inkâr etmek gibi azîm bir küfürdür.

Üstad Bediüzzamân (ra) Hazretleri, erkân-ı îmâniyyenin zikredildiği “Âmene’r-Rasûlü”nün bir nüktesini anlatırken bu husûsta şöyle demiştir:

“Ma’nen rûha geldi: Neden bir cüz-i hakíkat-ı îmâniyyeyi inkâr eden kâfir olur ve kabûl etmeyen Müslüman olmaz? Halbuki, Allah ve âhirete îmân, bir güneş gibi o karanlığı izâle etmek lâzım geliyor. Hem neden bir rükün ve hakíkat-i îmâniyyeyi inkâr eden mürted olur, küfr-i mutlaka düşer ve kabûl etmeyen İslâmiyyetten çıkar? Halbuki, sâir erkân-ı îmâniyyeye îmânı varsa, onu küfr-i mutlaktan kurtarmak lâzım geliyor.

Elcevap: Îmân, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdânî hakíkattir ki, tefrîk kabûl etmez. Ve öyle bir küllîdir ki, tecezzî kaldırmaz. Ve öyle bir külldür ki, kábil-i inkısâm olmazlar. Çünkü, herbir rükn-i îmânî, kendini isbât eden hüccetleriyle, sâir erkân-ı îmâniyyeyi isbât eder. Herbiri herbirisine gáyet kuvvetli bir hüccet-i a’zam olur. Öyleyse, bütün erkânı bütün delîlleriyle sarsmayan bir fikr-i bâtıl, hakíkat nazarında birtek rüknü, belki bir hakíkati ibtâl edip inkâr edemez. Belki, adem-i kabûl perdesi altında gözünü kapamakla, bir küfr-i inâdî yapabilir. Git gide küfr-i mutlaka düşer, insâniyyeti mahvolur; hem maddî, hem ma’nevî Cehennem’e gider.”

RUMÛZÜ’L-KUR’ÂN-2 (Rahle Yayınları) İsimli esereden Alıntıdır.

Yorum Yaz